Din Halkın Afyonudur Diyen Kim? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Açısından Bir İnceleme
İstanbul’da her gün birçok farklı insanla karşılaşıyorum. Sokakta, toplu taşımada, işyerinde… Bu şehrin kalabalığı, insan çeşitliliği ve farklı yaşam biçimleri bana her zaman bir şeyler öğretmiştir. Son dönemde sıklıkla duyduğum bir söz var: “Din halkın afyonudur.” Bu cümle, hem tarihsel hem de toplumsal bir referans taşıyor, ancak bugünün dünyasında nasıl bir anlam kazandığını düşündüm. Düşüncelerimi paylaşmak istiyorum, özellikle de bu sözün toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet açısından nasıl bir anlam taşıdığına dair gözlemlerimi.
Bildiğimiz gibi, bu lafın kaynağı, ünlü Alman filozof Karl Marx’a dayanır. Marx, dinin, halkın acılarını unutturup onları uyutmak için kullanılan bir araç olduğunu savunmuştur. Ama 21. yüzyılın Türkiye’sinde bu düşünce, çeşitli toplumsal gruplar tarafından farklı şekillerde algılanıyor ve birçoğunun yaşamını doğrudan etkiliyor. Gözlemlerimden ve kendi deneyimlerimden yola çıkarak, bu durumu, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, çeşitlilik ve sosyal adalet bağlamında nasıl değerlendirebileceğimi paylaşmak istiyorum.
Din Halkın Afyonudur Diyen Kim? Sosyal Adalet Perspektifinden
Bir gün işe giderken, her sabah gördüğüm yaşlı kadının tam karşısında oturuyordum. Kadın, sürekli dua ediyor ve farklı dualar okuyor. Her sabah aynı ritüeli yapıyor ve bu da bir şekilde beni düşündürüyor. Toplu taşımadaki diğer insanlardan bazıları, kadına bakıp hafifçe gülümsüyor, kimisi ise gözünü kaçırıyordu. İçimdeki sosyal adalet duygusu, kadının her sabah yaptığı bu şeyin ona ne sağladığını sorgulamama yol açtı.
Din halkın afyonudur diyen kim? Marx’ın söylemi, özellikle yoksulluk ve eşitsizliğin ortasında sıkışmış bireyler için bir anlam ifade edebilir. Çünkü, toplumsal düzeydeki eşitsizliklerin, insanların din aracılığıyla uyuşturulması bir tarihsel gerçektir. İnsanlar daha iyi bir yaşam umudu için, sahip oldukları mevcut koşullarından kaçmak isterler. Ancak, bu kaçış, onlara bazen geçici bir huzur sağlasa da, sosyal adaletin sağlanmasında bir çözüm sunmaz.
Özellikle yoksul mahallelerde, zorluklar içinde yaşamaya çalışan kadınlar, bazen tek rahatlama alanı olarak dini görüyorlar. İstanbul’un kıyı mahallelerinden birinde sosyal hizmet çalışması yaparken, kadınların dini inanışlarını sosyal haklarını savunmalarının, hayatta kalmalarının ve kendi kimliklerini inşa etmelerinin bir yolu olarak kullandıklarını gözlemledim. Din, onları bir şekilde hayatta tutan bir kuvvetti ama aynı zamanda çoğu zaman onların taleplerinin geri planda kalmasına da sebep oluyordu.
Toplumsal Cinsiyet ve Din: Kadınların Deneyimi
Dini söylemler, genellikle toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle bağlantılıdır. Toplumun büyük bir kısmı, kadının evde olması gerektiği, eşinin sözüne itaat etmesi gerektiği, bir şekilde geleneksel rolleri üstlenmesi gerektiği düşüncesini savunuyor. İstanbullular arasında yaptığım sohbetlerde, bu tür düşüncelerin hala çok yaygın olduğunu gördüm. Kadınların, kendi hayatlarını kurmak, eşit haklar almak ve toplumda söz sahibi olmak istediklerinde, bu tür dini söylemlerle sıkça karşılaşıyorlar. “Kadın susmalı, Allah’a teslim olmalı” gibi cümleler duymak, hem kadınları hem de erkekleri anlamaya çalışan bir insan olarak beni derinden etkiliyor.
Din halkın afyonudur sözü, çoğu zaman kadınların maruz kaldığı baskıyı meşrulaştıran bir mantık gibi işliyor. Bu düşünce, toplumda kadınların sesini duyurmasının ve eşitlik taleplerinin göz ardı edilmesinin arkasındaki en büyük itici güçlerden biri olabilir. Zira, dini söylemler zaman zaman kadınları kendi evlerinin duvarlarına hapsederken, onların toplumsal mücadelelerine de bir duvar örüyordu. Kadınların talepleri ve isyanları, dini referanslarla bastırılıyor ve bazen din, bu durumun afyonu oluyordu. Onlar için din, hayatta kalmalarını sağlayan bir araçken, aslında bir tür toplumsal adaletin ötesine geçemiyor.
Çeşitlilik ve Din: Farklı Kimlikler ve Yaşamlar
İstanbul’da yaşamanın bir diğer zenginliği de şehrin çeşitliliğidir. Her köşe başında farklı bir yaşam biçimi görmek mümkün. Din, toplumda farklı kimlikler ve inançlarla var oluyor. Örneğin, işyerimdeki bir arkadaşım, Hristiyan ve her gün sabah işe gelirken, kendi inançları doğrultusunda dua eder. Ancak zaman zaman, bazıları ona karşı küçümseyici bir bakış atıyor. Çünkü İstanbul’un muhafazakar mahallelerinde, herkesin aynı dini inanca sahip olması bekleniyor. Din, insanların kimliklerini ifade etme biçimidir, ancak toplumsal normlar, bazen bu çeşitliliği bastırmaya çalışır.
Bu durumu gözlemlerken, Din halkın afyonudur diyen kim sorusunun aslında sadece tek bir toplumu değil, çeşitliliği anlamayan, homojen bir toplumsal yapıya dair eleştiriyi içerdiğini fark ettim. Çeşitlilik, her bireyin kendi inancını, kimliğini özgürce ifade etmesini gerektirir. Din, aslında insanlar için bir özgürlük alanı olabilir, ama aynı zamanda bu özgürlük, diğer inançların ve kimliklerin üzerinde baskı kurmak için kullanılmamalıdır.
Sonuç: Din, Toplumdaki Güç Dinamiklerini Nasıl Şekillendiriyor?
İstanbul’da her gün yaşadığım deneyimlerden yola çıkarak, Din halkın afyonudur söylemi, çok daha karmaşık bir boyutta şekilleniyor. Din, bir yanda insanlara huzur, direnç ve anlam sunarken, diğer yanda toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi önemli meselelerin önüne geçebilen bir güç olabiliyor. Özellikle kadınlar ve marjinalleşmiş topluluklar için, din bazen onları toplumsal eşitsizlikten koruyacak bir sığınak gibi işlev görse de, aynı zamanda sosyal adaletin sağlanması yolunda bir engel teşkil edebiliyor.
Din ve inançlar, insanların hayatlarına değer katabilir, ama toplumsal yapıyı şekillendirirken, hepimizin haklarının eşit bir şekilde savunulması gerektiğini unutmamalıyız.